Yaban Gülüm's profileYABAN GÜLÜMPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 02

    Bekliyorum,gelecektin.....

     

    Parçalanmış kırık dökük gönül kasesinde sunuyorum

    Sana adadığım sevdamı...

    Binbir parçaları biriktirip dimağımda Sana dair

    hiç görmediğim,

    görmeye hakkım olmayan hayalini kuruyorum;

    yapboz misali...

    Ben yaptıkça o yıkılıyor,

    o yıkıldıkça ben yapıyorum....

     

    Her yıkılış daha güçlü doğruluşlara gebe oluyor...

    Gözyaşlarımla besliyorum,

    Yürek saksısında, beden toprağına ektiğim

    hasret gülümü...

    Adını anmak yetiyor fırtınaların kopmasına,

    Dalgalar hırçın hırçın vururken ruh sahiline,

    Sağnak olup akıyor gözyaşlarım hasretinle...

     

    Ve sonra...

    Ve sonra umut güneşi doğuyor

    en uç tepeden,

    karamsarlık dağlarının ardından,

    katran gecelere inat,

    karanlığı boğarcasına...

     

    Sen beklenendin

    ve gelecektin ansızın...

    Hiç yitirmiyorum umudumu

    yakmıyorum gemileri umuda dair...

    Bekliyorum,

    gelecektin,

    son nefesi vermeden...

    Çünkü beklenendin,özlenendin Sen...

    Ve yürek özlendiği yere akardı...

     

    Bir mektup yolluyorum

    gönül hanemden yeşil mekanına...

    Kara gözlüm'e selamımı iletin diyorum,

    Haberler salıyorum ak güvercinlerle

    Medine'nin nurlu gülüne

    bir garip bekler Seni en kuytu köşelerde...

     

    Siyah beyaz şimdi Sen'siz geçen her anım

    Renkleri Sen'sizlikte tükendi hayatımın...

    Sen'i Sen'inle yaşamak yazılsaydı ahh bahtıma

    Yollarında ulaşsaydım ömrümün sabahlarına...

    Sen'sizlik can özüme kadar dayandı

    Gece gözlüm söyle vuslata ne kaldı....

     

    Yaban Gülüm..(02 ekim 09)

    Comments (5)

    Please wait...
    Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
    You didn't enter anything. Please try again.
    Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
    To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
    Your parent has turned off comments.
    Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
    You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
    Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
    Complete the security check below to finish leaving your comment.
    The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

    To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in


    Don't have a Windows Live ID? Sign up

    ahmed akwrote:
    Dost dediğin
    Kimi zaman boşluğa düşer insan...
    Karambol dedir karamsar olur...
    Kimi zaman hiç olmadığından daha çok yalnızlık duyar için için...
    'Yuvasından düşen kuş gibi ' ne yapacağını bilemez.
    Ve terk eder kendini atar kader rüzgârlarının meçhule giden kollarına...
    Oysa hayat tesadüfler okyanusudur.
    Hangi ırmağın hangi denize ve hangi denizin seni bu okyanusun hangi
    köşesine taşıyacağı bilinmez.
    Bir bakarsın ki tam dünyanın tüm yükü omuzlarında sandığın bir anda biri
    çıka gelir...
    Duyguların değişir o anda yaşama nasıl bakacağını şaşırırsın...
    Ve O hayatının bir köşesine oturup o okyanusta seninle birlikte akmaya
    başlar...
    Ne yana baksan oradadır. Ağladığında, güldüğünde, efkârlandığında,
    öfkelendiğinde, hep yanındadır.
    Yorulduğunda yaslanacak omuz olur sana çoğu zaman.
    Her şeyine katlanır.
    Kaprislerine, bağırış çağırışlarına aldırmaz. Ayağın gözün kulağın olur
    yeri geldiğinde...
    Aşktan acıdan. Mutluluktan, hastalıktan uyuyamadığın gecelerde yastığındır.
    Bir kumsalda oturup yıldızları sayarken, denize her taş attığında o
    vardır yakamoz pırıltılarında...
    Bir deniz feneri gibi zifiri karanlık ve fırtınalı havalarda sığınacağın
    limanın habercisidir senin için artık bir sevgili, bir kardeş, bir bacı,
    bir ana ve baba gibidir...
    Ve sen farkına varmadan, tarifi imkânsız bir tutkuyla bağlanırsın Ona
    öylesine ki bir gün pılını pırtını toplayıp gitmek istesen bilirsin ki
    ardına düşmüştür, peşindedir.
    Gün gelir kendine bile söylemekten korktuğun sırlarını anlatırsın ona
    seni bir bulmaca gibi saatlerce sıkılmadan çözebilir. Günler sürse de
    dinler seni...
    Seninle güler seninle ağlar...
    Geçmiş acılarını paylaşır hayallerine ortak olur...
    Ve bilirsin, saçını tararken ne yaptığını, buzdolabının kapağını nasıl
    kapatacağını...
    Ve onun özelinde, kimseyi kırmayı düşünemezsin. Buna elin de dilinde
    varmaz. Sonuçta, kendine gelmeye, kendin olamaya başlarsın...
    Coşku ve heyecanla dolar için...
    Aşılması güç, sarp ve yalçın kayaları bir solukta geçebileceğin özgüveni
    duyarsın... Gözlerinde bir pırıltı bir mutluluk vardır. Mavi daha güzel.
    Beyaz Daha masum ve kırmızı daha alımlıdır senin için...
    O da seninleyken umutludur...
    Yanılmazsın söz verdi mi geleceğini bilirsin. Sabah kalktığında ilk ne
    yapacağını öğrenmişsindir. Vazgeçilmesi zor bir alışkanlık olmuştur
    senin için artık...
    Sigaradaki duman gibi.
    Okumak gibi, su içmek yemek yemek gibi...
    Her gün halının altına koyduğun anahtar gibi...
    Dosttur Onun adı...
    Dostluk sana sunduğu...
    Ve sen istesen de silemezsin onu...
    Kopamaz, terk edemezsin...
    Çünkü bir oya gibi işlemiştir çiğlerinin en ücra köşesine kadar,
    alışkanlığın olmuştur.
    Ne mutlu böyle bir DOST bulana...

    selam ve dua ile nur ablam
    Nov. 20
    ahmed akwrote:
    Taş İdim Kalb Oldum…

    Güçsüz, takatsiz bedenlere yüklendi…
    Can kokan taşlardan medeniyet inşa etmeye kalkıştı firavunlar.
    Ölümsüz kalmak için taşa oydurdular çehrelerini.
    Ebediyet taş idi onlar için.
    Geleceğe uzanan binalarla övünüp taştan mezarlar yaptılar.
    Kendilerine uyarıcılar geldiğinde;
    “Bize uğursuzluk getirdiniz. Bundan vazgeçmezseniz sizi taşa tutar, eziyet eder, elem veririz.” dediler.
    Bir kez daha kan döktüler taşlarla.
    Çaresizliklerini fark ettiklerinde elleri taşa sarıldı. Aciz bırakan her şeyden kurtuluş sandılar taşı; hakikatten, ölümden, kaçışı olmayanda. Hâlbuki taştır cehennemin yakıtı.
    Babil’den bu yana gökyüzüne çıkmak için yığılmış taşlar dağ gibi. Oysa dağa, taşa yüklenince sorumluluk çekilmiş, kaçılmış ondan.
    Sadece beşer almış bu emaneti, sonra düşmüş, taşa muhtaç sanmış kendini. Taştan ilahlar yaparak önünde diz çökmüş. İbrahim boynuna asmış baltayı taşın.
    Demişler;
    “Nasıl olurda bir taş baltayla zarar verir?!“
    Demiş;
    Zarar vermeyenden fayda bekleme!
    Taştan binalar, yollar, duvarlar, gökdelenler…
    Medeniyet; taşlarla övünen akıl…
    Taşlara sığınanlar hep toprağa salmışlar ordularını. En değerli taşların toprağın derununda gizlendiğini bilmemişler, anlamamışlar toprak zerrelerinin enginliğini. Oysa toprağa bırakmış İbrahim sevdiklerini… Allah’a sığınmış… İsmail su bulmuş toprakta korumuş annesi… Suya bırakmış annesi Musa’yı, korumuş. Taşlardan toprağa sığınınca Musa uzakta ateş görmüş anlamış.

    “Benim ben!” demiş
    “Allah!” demiş.

    Toprakla terbiye etmiş Musa kavmini.
    “Aklımız Allah’ı neden almıyor?” diyenlere “dağa, taşa bak!” demiş.
    “Rabbi göster!” diyince parçalanmış dağlar.
    Toprağa dikilmiş bir taştır nihayet; yitirilmiş bir cana işaret eden. Başlarına taş dikildiğinde ebediyen susmuş toprak olduğunu unutanlar ve bir gün yatarken taşın üstüne, er kişi diye, ne er kalır ne kişi sevdiklerinden. Yatarken taşın altına sevdiysen Rabbi, sevdiysen Nebiyi o kalır. Kutlu Nebi Allah’a yöneldiğinde taştan eve çevirdi yüzünü, taştan ev sonsuza dek kıblegâh oldu, oraya varmak hac oldu, hacı oldu oraya varanlar. Herkes onun getirdiği değerler etrafında birleşti.
    Kötülüğe, şeytana taş attı hacca varanlar.

    Topraktan yaratmış Âdem’i Allah. Musa toprağa vurunca sular yarılmış, İsa adım atınca kanat germiş melekler. Hangi toprağa basmışsa ayağını kerem sahibi Elçi bereket olmuş. Taşa basmış İbrahim kurar iken Kâbe’yi. İzi çıkmış ayağının sevinmiş, makamı İbrahim olmuş. Taşa basmış Nebi yükselirken miraca, taş değer olmuş. Put olmaktan kurtulmuş, her şey yerli yerine oturmuş. Taşlar Allah’a yönelmiş ondan sonra. Allah korkusuyla inmişler zirvelerden. Hissedince günahı kararmış Hacerül Esved, bembeyaz bir taş iken. Nebi öpmüş, sahabe öpmüş, hacı öpmüş, Nebiyi öpmüş taş tavaf oradan başlamış. Tevazu yüklü taşlardan mescitler kurmuş Resule tabi olanlar, secdeye varmışlar huzurunda Allah’ın, sadece ona sığınmışlar.

    Hıra’da dururken görmüş Nebi ufukta apaçık, örtüsüne bürünmüş önce, sonra kalkmış, uyarmış, taş kesilen zihinleri açmış. “Allah !” demiş, “Allah!” demiş Bilal taşının altında.

    Taş; ” Allah!” demiş.
    Dedi; konuşmaz taşlar.
    De ki; o gün diller taş kesilir, eller, ayaklar haber verir yaptıklarından.
    Taş vardır; içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır; yarılır, içinden sular akar. Taş vardır; Allah korkusuyla düşer.
    Dedi; su çıkmaz taştan.
    De ki; ya Musa asanı taşa vur!
    Her taş yerine oturdu dokununca Nebi.
    ” O, el emindir!” dediler.

    “Siyah taşı yerine kimin oturtacağına o karar versin.” dediler ve henüz seçildiğinden habersizken bile adalet yaydı, güven yaydı, barış yaydı insanlara. Nebi olduğunda bir medeniyet kurdu gönle giden, ilime üreten, adalet yayan. Zaman geldi taş taşıdı, vakit geldi kalp okşadı. Yetimin başına koyunca elini Nebi onun elinden mahrum kalan yetim oldu. Zengin oldu kendini fakir sanan, fakir kaldı onu anlamayan. Nihayet taşı aşmayı öğretti gönülle, sevgiyle, duyguyla, akılla, sağlıklı bilgiyle.

    Dediler; yenilik yoktur ki onda.
    De ki; hepimiz yenilendik.

    Mahcup oldu Taif de Resul’e atılan taş.
    “Bilmiyorlar” dedi af diledi âlemlerin rahmeti. Bilmiyorlardı, bilmek istemiyor, direniyorlardı.
    “Sizden biriyim!” dedi Nebi…
    “Sevgi” dedi, “Kardeşlik” dedi, “Adalet” dedi.”Merhamet” dedi.
    “Din dürüstlüktür” dedi. Buyurdu; din müsamahadır, kolaylıktır, samimi olmaktır.
    Anlamadılar, konuştular, sırt çevirip toprağa taşa verdiler yanlarını, taş yıkılıverdi. Suçladılar, değer bizdedir dediler, böbürlendiler.
    Nadan ne bilsin, nerde bir değer varsa üzerinde Muhammed’in kokusu vardır, nerde Nebi’den koku varsa o değerlidir.
    Dediler; efendi ne getirdi kılıçtan başka?
    De ki; taş idim, kalb oldum!

    Hasan Karaca

    SELAM VE DUA İLE NUR ABLACIĞIM XUDA RAZİ BE
    Nov. 16
    sevgiwrote:

    göz yasarir yürek sizlar

    Sevgili peygamberimizin küçük oğlu İbrahim, sütannesinin yanında yaşıyordu. İbrahim bir buçuk yaşındayken hastalanmıştı. Sütannesi, Peygamber efendimize haber gönderdi. Hz. Peygamber, yanına bazı arkadaşlarını alarak yola koyuldu. Oğlu İbrahim’in yanına geldi. İbrahim ağır hastaydı. Onun hasta bedenini üzüntü içerisinde süzdü ve kucağına aldı.

    Son nefesini veren İbrahim’in acısına dayanamadı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Hem ağlıyor, hem İbrahim’i bağrına basıyor, kokluyor ve öpüyordu. Peygamber efendimizin yanında bulunan arkadaşları bu duruma çok şaşırmışlardı.

    “Siz de mi ağlıyorsunuz?” diye sordular.

    Sevgili Peygamberimiz şaşkınlık içinde kendisine bakan arkadaşlarına dönerek şöyle ded:

    “Göz yaşarır, yürek sızlar. Rabbi’mizin hoşuna gitmeyen söz söylemeyiz.

    Bil ki ey İbrahim! Ayrılığına dayanamıyoruz.”

    Dr. Ramazan Yıldirim ( Müslim, Fedail, 62’den öyküleştirilmiştir.)

    ALLAH razı olsun ablacım yüreğine sağlık sevgiler...hayırlı cumalar
    Nov. 13
    éLWAnNwrote:
    wuslatı bekleyen yüreğini RAB korusun yorulmaktan kardeşim,,,
    çok güzel satırlar bunlar...
    Oct. 2
    ahmed akwrote:
    Allah'ım! Mahlûkatının en hayırlısı, parlayan nur-u bâhir, kat'î burhan-ı zâhir, bahr-i zâhır, nur-u gàmir, cemâl-i zâhir, celâl-i kàhir, kemâl-i fâhir olan, kulun ve habibin ve resulün Muhammed'e, zeval bulmayan ezeliyetine lâyık bir ezeliyetle, tahavvül etmekten münezzeh ebediyetine lâyık bir ebediyetle, Senin cûd ve kereminin mevhibelerinin bulutlarının yağmurlarınca bol ve geniş şekilde, Senin cûd ve ihsânâtının lâtifelerinin şerifelerinin mergubiyetince bol ve bereketli şekilde, salâvâtının en efdali ve en ecmeli ve en şereflisiyle, en zâhiri ve en tâhiriyle, en ahseni ve en faziletlisiyle, en ekremi ve en aziziyle, en âzamı ve en eşrefiyle, en yüce ve en pâkiyle, en mübârek ve en lâtifiyle selâmının en etemm ve en ekser ve en ziyadesiyle, en yüksek ve en yüce ve en daimîsiyle salât ve selâm et, rahmetine ve rızâna ve af ve gufrânına mazhar kıl. Ona ve aynen onun âline ve ashâbına da, azamet-i Zâtına yaraşır şekilde rahmet ettiğin gibi bir rahmetle, öyle bir salât et ki, o salât hürmetine günahlarımızı bağışla, gönlümüzü ferahlandır, kalblerimizi tathir ve ruhlarımızı tervih ve sırrımızı takdis et, hâtırat ve efkârımızı tenzih et, içimizdeki kederleri gider, hastalıklarımıza şifâ ver, kalblerimizin kilitlerini aç.
    " Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki Vehhâb olan, istediklerimizi bize veren ancak Sensin."
    Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.

    hayırlı cumalar selam ve dua ile nur ablam mevla daimen ebeden razı olsun inşallah
    Oct. 2

    Trackbacks

    The trackback URL for this entry is:
    http://goncagulum26gul.spaces.live.com/blog/cns!2933E293EFE0E36A!8344.trak
    Weblogs that reference this entry
    • None